Translate

31 Aralık 2012 Pazartesi

Biz Kızlar




Sizin için ağlayan her kız, sizi seviyor mu sanıyorsunuz?
Hah!
Biz kızlar; kırılan tırnağımıza, ölen kaplumbağamıza, aldığımız kilolara, selülitlerimize, bozulan fönümüze, çatlayan dudaklarımıza, kemerimize uymayan babetlerimize ve pembe dizilere de ağlarız.
Bilmem anlatabildim mi.

-T.K (Mavi)

30 Aralık 2012 Pazar

Nefretin Rengi Mavidir



+Acı çeksin, kahrolsun istiyorum.
-Azad etmen lazım artık onu gönlünden aklından duygularından at. Bırak başkalarıyla mutlu olabilsin, sen bırakmazsan olamaz ama sen mutlusun şuan hayatındaki adamla. Bırak o da olsun. Onun acı çekmesini istemek, göğüs kafesinde esir etmek demek.
+O beni yarı yolda bıraktı! Güvendim lan ben ona, ömrüm dedim, babam gibisin dedim, gitme dedim lan! Gitme dedim. Ağladım omzunda. Evine gittim kızım evine, annesine anne dedim! 4 senemi verdim, çocukluğumu verdim, özgürlüğümden vazgeçtim onun için ben! Anlıyo musun? Her şeyden vazgeçtim onun için. O ne yaptı, sevmiyorum artık dedi siktiroldu gitti! Ben nasıl ağladım, yalvardım... Ben aylarca ağladım, güvenemedim ne şuan hayatımdaki adama ne başkasına. Süründüm. Hep mesaj bekledim. Gelir dedim. Camda yolunu gözledim her gece. Kapısından geçtim kaç kez denk gelmek için. Çalıştığı yere gittim. Neler yaptım. Dayanamadım mesaj attım bunca şeye rağmen. Gururumu çiğneyip çiğneyip tükürdü.
Haykıra haykıra ben ağlarken, dudaklarımı kanatırken, saçlarımı yolarken, o dedi mi yazık bu kıza diye? Ölsün lan o! Ölsün. Canı cehenneme. Gebersin şerefsiz. Puşt! Gözümün önünde ölse, gülümserim sadece. Öyle bi kin bu! Anlamıyosun. Kimse anlayamaz. Canımın nasıl yandığını bi ben bilirim bir de Allah. Annem duymasın diye yastıkları ısırıp ağladım lan ben! Dünyevi cennetimdi o benim. Azrailim olmadan evvel yani.
Şimdi bana ne sen ne de başkası ona acımam gerektiğini, merhamet etmem gerektiğini söyleyemez. Kimsenin buna hakkı yok. Ben ağlarken gözyaşımı silen bendim. Anlıyo musun? Ben yeri geldi ne sana ne başkasına diyemedim özledim diye. Herkesi bıktırdım doğan doğan diye diye. Kimseyi daha fazla sıkmak istemedim derdimle. Dişimi sıktım. Canım çıktı lan benim, ölüyorum sandım. Onun umurunda mıydı? Gülerek hayalini kurduğumuz yerlere gidip fotoğraflar çekildi, gözüme soktu bir bir. Kardeşimi gördü, canı yanmadı. Hayatımda tanıdığım en şerefsiz insan o. Ve bi gün ölürse, kına yakacağım. Ahtım var, şükür namazları kılacağım. Hakkım da haram olsun. Ahırette 2 elim 2 yakasında.
Askerde şehit olur umarım. Bak bu dua sayılır. Şehitlik gibisi var mı ama.
Tek isteğim sürüm sürüm sürünsün. Canı yandığında, beni nasıl yaktığını hatırlayıp ağlasın. Her şeyimi çaldı benden, Rabbim yüzünü güldürmesin. Beni, kocamı, kızımı gördüğünde kahrolsun. Onun kolunda olması gereken bendim, o kızın babası ben olmalıydım, deyip bitirsin kendini. Kahrolsun..

Tuğba Karademir (Mavi) & Elif Türkmen / Nefretin Rengi Mavidir

Ayyaş Çaresizlik



-Ne konuştunuz onunla?
+Konuştuk işte bir şeyler, boş ver kardeşim.
-Ben dedim onunla konuş diye, anlatır mısın? Gerçekten var mıymış hayatında birisi?
+Evet.
-Dokunmuş mu ona?
+Hayır.
-Sarılmamış yani.. Şükürler olsun. Teninde hala benim izlerim... Neyse, ciddi düşünüyorlar mıymış? Seviyor muymuş onu?
+Yaza evleneceklermiş.
-Biz de evlenecektik sözde. Sanmam. Ayrılırlar.
+Tabii, avut kendini.
-O beni unutmuş olamaz ki. 4 sene lan, 4 senemi verdim ona. Ellerine ilk dokunan adam benim. Annemle tanıştırdım, evime getirdim, gelininiz dedim aileme.
+Sonra 4 seneyi hiçe sayıp sırf aklın karışık diye kıza "Seni artık sevmiyorum" dedin ve arkana bakmadan gittin. O kız bunu hak etmedi, ne olursa olsun.
-Kendime göre sebeplerim vardı.
+Kendine sakla o zaman onları ve unut Mavi'yi. O seni unutmuş, besbelli.
-Acı konuşuyorsun.
+Bu yüzden bana "dost" diyorsun.
-Ben şimdi ne yapacağım?
+Bir duble daha içer kalkarız.
-Bir dubleye sığmayacak kadar büyük sevdim ben.
+Sevdiysen sahip çıkacaktın. Bir şeyin değerini onu kaybetmeden anlayamıyor insan işte. Ne yazık ki. Ben de babamın kıymetini o öldükten sonra anladım.
-O ölmedi ama... Hala bir şansı..
+Yoo, yok. O kızın dünyasını bir defa başına yıkmana müsaade ettim. Bir daha olmayacak bu. O mutluluğu hak ediyor. Onu gerçekten seven ve sahip çıkan bir adamla. Anılarınız olabilir, gözyaşı dökmüş olabilirsiniz birbiriniz için. Ama güzel bir geçmiş ve yarım kalan hayallerden başka arta kalan bir şey yok avuçlarınızda. Sebebi her neyse ne! Bitti, gitti. O evlenecek, ve senin için öldü. Ölmeli dostum.
-Benim içimde ölmüyor! Aylardır bunun için çabalıyorum. Gülüp eğleniyormuş gibi dolanıyorum ortalıkta. Rollere bürünüyorum. Ucuz kadınlara dokunuyor, basit tenlerini öpüyorum. Hiçbirinin kokusu onunkine zerre benzemiyor. Bir yerde okumuştum; "Yatağını dağıtıp giden kadına aşk, toplayıp hayatını düzene sokana eş diyeceksin" yazıyordu. Benim aşk'ım da, eş'im de o olmalı. O'ydu.
+Bu şimdi mi aklına geliyor?
-Evet. Ben, o hep benim sanıyordum.
+Bu yüzden kaybettin. 
Usta, aç Müzeyyen ablayı. Ver bize iki duble daha. Bu gece uzun olacak, anlaşıldı.
-Ben gidiyorum. Camın altına. O çıkar belki, tesadüfen. Bağırsam yine "Biriciğim" diye, duyar mı sence?
+Hop hop! Dur oğlum. Nereye, saçmalama. Yürü eve gidiyoruz. Uyu, ayıldığında unutursun.
-İçince de, uyuduğumda da, güldüğümde de, bayıldığımda da, başkasıyla seviştiğimde de unutmuyorum! Ben nerede bir kız çocuğu görsem, onu daha çok özlüyorum...
+Alışmadın mı?
-Neye?
+Onsuzluğa işte. 6 aydan fazla oldu.
-Alışsaydım bu masada yine tek konu o olmazdı. Alışmak diye bir şey yok işte, ne ölümlere alışan insanoğlu bir ayrılığa yenik düşüyor. Anlamıyorsun.

Tuğba Karademir (Mavi) / Ayyaş Çaresizlik

Günahkar Yazar


Şimdi beni bir dinleyin, 5 dakika mola.

Dün kapak fotoğraflarımdan birine "Şirkte" bulunduğuma dair bir yorum geldi. Söz şu idi : Senden gelen her mesaj vahiy gibi. Benzersiz.

Teşbihte hata olmaz diye bir atasözü vardır. Orada kapalı istiare de yok, basbaya açık. "Gibi" yazıyor. Hepsini geçtim, benzetmenin günah olmadığını bilemeyecek kadar cahil yetiştirilen arkadaşlar, derhal çıksınlar sayfadan. 
Ben dini temeli elhamdülillah sağlam olan bir kız olarak yetiştirildim. Senelerce hafızlık yaptım, dine dair okumadığım kitap yok denecek kadar az. Buna karşın beni şirkle, onla bunla suçlayan arkadaşlara bir hadis-i şerifle yanıt vereyim : Bir adam din kardeşine, Ey kâfir derse, bu söz ikisinden birine döner. 
Bir diğer hadis ise : Mümine kâfir diyenin, kendisi kâfir olur.
Aman dikkat edin, birine şirk koştuğunu söylerken, siz şirke düşmeyin.

Ki şöyle de bir durum var, ben şirk koşuyor dahi olsam, günaha giriyor dahi olsam, yapıcı eleştiriler, öğütler yerine, dinden soğutan yıkıcı ithamlarda bulunmak çok daha kolayınıza geliyor değil mi? Çünkü her biriniz, dinini kusursuz yaşayan, mükemmel müminlersiniz. Günahınız yok, başınız secdeden kalkmıyor, bir günahkar gördüm mü direk cehennemlik ilan ediyorsunuz onu. Sanki sizmişsiniz gibi Rab! Ha'şa!  Din, bir kafire bile hakarette bulunup onun hakkına girmememeyi emrediyor. Çünkü son nefes çıkmadan Müslüman olabilir. Ve kimsenin de müminliğinden emin olunamaz. Son nefes çıkmadan "inkara düşebilir"
Umarım anlatabilmişimdir.

Başkalarının günahlarınızdan başınızı kaldırıp biraz olsun aynayı kendinize tutarsanız, cehennem o kadar da uzak değil aslında...

Bir de benim başım açık diye "Ne biçim hafızsın, günahkarsın sen" diyenler var. "Din benim, hayat benim. Sorgulamak neyine?" diyorum o arkadaşlara. Günahımdan ben mesulüm. Ahırette mizanda siz benden sorumlu değilsiniz, benim günahım sizi cehenneme atmayacak. Size ne. "Her hafız çarşaflı olacak" gibi dar görüşlü arkadaşlara daha diyecek sözüm bile yok. Ki ben "Günahsızım, Peygamberim, sütten çıkmış ak kaşığım." diye dolanmıyorum ortalıkta. Günahımın da farkındayım, hatalarımın da. Bu sizi değil, beni ve benden mesul olan ailemi ilgilendirir. Kafanız alıyordur umarım. Her hafız cennetlik değildir mesela. Halkın gözünde "Hafızlar 30 kişiyi de cennete sokabiliyormuş" gibi yaygın bir inanç var. O hafız ilmiyle amil olup ölemedikten sonra, kendini bile cennete sokamazken, 30 kişiyi nasıl soksun be kardeşim? Hafız ama günahtan başını kaldırmayan tonla arkadaşım var. O zaman Kur'anı ezberlemek, şiir ezberlemekten farksız oluyor işte. Orada yazan kelamı hayatına uygulayamadıktan sonra... Bana gelince, ben elimden geleni yapıyorum, yapacağım da. Namazımı kılarım, Kur'anımı okurum, Rabbimi severim. Eksiklerimi de zamanla gidereceğim. "Zeka seviyesi Einstein'la aynı olan" birkaç arkadaş çıkıp da "Yarın ölmeyeceğinin garantisi ne?" diyecektir muhtemelen. Yarın ölürsem, yarın ölürüm. Sana ne? Günahımla, sevabımla mizana ben çekilirim. Sıradan bir kulum. Anlıyor musunuz? Nefsi ve şeytanı olan sıradan bir kul. Benim amelimi, hayatımı, niyetimi, içimi Rabb'ten başkası bilmiyorsa, O'ndan başkası da yargılayamaz. 

Velhasıl kelam, "ayıplı günahlı" bir sayfa olarak görüyorsanız burayı, at gözlüklerinizi de alıp çıkabilirsiniz efendim. Zira kimsenin başına silah dayayıp zorla beğendirtmiyoruz sayfayı. 

Ben dinle ilgili son açıklamamı yapıyorum, mümkünse hepiniz okuyup idrak mekanizmanızı çalıştırın. 

Saygılar.

-Günahkâr yazar; Tuğba Karademir  

29 Aralık 2012 Cumartesi

Allah'a İnanan Kafir




Şimdi sen, bir yağmurun göğsünde akşamüstü kızıllığısın sevgilim.
Sen tarçın kokusu, kömür sobasında çatırdayan odunların sesi, rüzgarın tadı, denizin mavisisin.
Sen çocukluğumu hatırlatan her şeysin.
Bir gizsin mesela.
"Bir gitsin!" demediğim tek insansın şu hayatta.
Ömürsün, ömrümsün elhamdülillah.
Kulaklarıma katık ettiğim en leziz yiyecektir sesin.
Göğsümün altında, yarabandıdır senin ismin.
Yarabandı ne hoş güvercindir, anlamazlar
Boşver,gitsin.

Şiiri severim, elma suyunu severim, Türk sanat müziğini severim, annemi severim, seni çok severim
Bilirsin.
Ve ben babamı bu gece çok özledim, gelsin.
Babamsız uyuyamam, babam rüyalarımın kahraman ordusudur ki bu gece uzakta çok.
İsyanım yok,estağfurullah.

Bu saydıklarım, yazdıklarım, yazamayıp sustuklarım, boğazımdan aşağı döküp sonra kustuklarım,
Hep sen.
Baştanbaşa sen.
Bu şehir boylu boyuna sen,
Sen ne güzel sevmeksin böyle,
Boyna şiirler ezberleten..
Bir boynun var.

Elbette bir oyunum var
Bu mısraların gölgesinde dağıttığım kartlarım
Sonra burnumdan soluduğum dudakların var yukarıki parkın bankında.
Senin geçtiğin sokak, ne güzel yoldur bana.
Adımların ne hoş,
Gidişlerin nahoş...

Başkasına diye başladığım her şiirin sonu, sana çıkıyor
Bu bir sihir.
Bu bir tılsım, bir iksir.
Bu çok ilginç sevgilim.
Uzun zaman oldu, sana ah etmediğim bu ilk şiir.

Sen ne güzel sevmeksin böyle,
Dudaklarımda kırılmış üzüm çekirdeği.
Sen ne yağmursun ne tatlı çamur
Bu kaç oldu sayamadım, bir kere de sen çağır.
Mısralarımdan öp beni, sonra alnına koy.

Ellerimden tut yine 4:45 vapuruyla Üsküdar'da ağlayalım.
Belimden tut, utanmayalım.
Üstünkörü sevme beni, alınırım.
Alnıma yazılan bir genelge gibi adın

Habersizsin, uykusuzsun çok
Sen ne hoş uykusuzluksun böyle
Ne güzel bir baş ağrısı seni sevmek.
Sen kalp yangınısın,
Cehennemimsin yemin ederim.
Ve ben sana koşmak için Allah'a inana ilk kafir...


-Tuğba Karademir (Mavi) / Allah'a İnanan Kafir 

28 Aralık 2012 Cuma

...

Bir gün uğrarsan sol göğsümün altındaki kente, Hüzünlü bir sesle “Buralar eskiden hep benimdi.” diyeceksin kendine.

-Tuğba Karademir (Mavi)


Ayna Sohbetleri III



-Savaşmayı öğrendiğinde kaç yaşındaydın?
+Nasıl yani? Neyle, kimle?
-Kendinle elbette.
+Bir insan, neden kendisiyle savaşsın ki?
-Ben kendimle savaşmaya başlayalı tam 6 yıl 2 ay 13 gün oldu. 3257280 saat. O gideli yani. İnsan kendiyle neden savaşır biliyor musun, gidene yalvarmamak için. Giden "Sevmiyorum" demişken, "Sev artık, çok uzun sevmedin bu kez" dememek için. Annesini hiçe sayıp o adamın kapısına koşmamak için. Arayıp ağlamamak, "Biraz gelsene, sonra yine gidersin. Söz." dememek için. Ona sayfalarca mektup yazıp, kardeşinin eline tutuşturmamak için. Annesini yolda görünce "Oğlun beni neden öldürdü?" diye sormamak için. Çalıştığı yere yeniden gidip onu bulamayınca köpek gibi pişman olmamak için. Camlarda yolunu gözlerken bir yandan o şarkıyı dinlememek için. Onun canı yansın diye başka başka adamlara "Seviyorum." dememek için. Şehrin tüm çöplüklerini gezip, onun aldığı hediyeleri bulup geri toplamamak için. Onu özlememek için. Ona "İmanın varsa dön" dememek için. Anlıyor musun?
+Dönse düzelir mi peki her şey, çeker misin kendinle yaşadığın çatışmada beyaz bayrağı?
-Ben, o dönmesin diye savaşıyorum kendimle. O döndüğünde affetmemek için. O döndüğünde korkunç bir biçimde onu öldürmek için savaşıyorum. Anlamıyorsun ki.
Neyse, kaçın kurtarın kendinizi. Ben mağlup olursam bir gün kendi içimde; önce kadınlar ve çocuklar...


Tuğba Karademir (Mavi) / Ayna Sohbetleri III

Dağıl-dım




"Zakkum/ yüzük"

-Başa al şarkıyı.

Dağıl
dım.

Anne vur beni,
Çünkü bugün ayın yirmiyedisi.
Çünkü bugünü, uzun mesajlarla kutlardım gitmeseydi kendisi.
Masalarıma masallar dök.
Dudaklarımdaki korkulardan öp.
Ve git
bütünlüğünden yoksun kalmış bir tütün gibi
çektikçe bir of
dağıl
dım.

Şaranpole yuvarlanmış saçları yanmış bir oyuncak gibiyim.
Saçlarımı ne çok severdim
oysa ki.
Yan
dım

Bu yorgana sinen ne çok anının tadı var
bu yorganda bir adamın adı
biramın geniz yakan tadı var
bu yorganda kokun var, ellerin var, ağlattıkların var
sana ağrıdıklarım
sana yandıklarım, yaktıklarım
sana dağıttıklarım,
sana döküldüklerim var
herkes her zaman var, sen yoksun.
yıkıl
dım.

Annen bir başka kadına annem deyip sarıldığını görse, namluyu dayamazdı şakaklarına elbet
en nihayetinde ölmezdi annen
ama ben, benden başka bir kadına 'kadınım' dediğin gün, soğuk bir namlu tarafından öpüldüm.
Üzül
düm.

Beni ağrıt kendine, yoksa ölürüm.
Savaş saçımla,
adımla seviş.
söyleyemediklerini kus içime
sesime ağla.
ağlamazsan anlarım.
Çok oldu benim, geldi gelecek sandığım anlarım.
Gelmedin.
Yaz günüydü, bacalardan çıkan dumanlar boğazıma oturdu
Tıkan
dım.

Ben içime gömüldüm, içine düştüğüm yıldan bu yana.
İçime bir adam döktüm, büyüttüm.
Büyüdüğünde, gitti adam
Gittiğinde söküldüm gökyüzünden
Ben çok üzüldüm senin yüzünden
Bu yaşlar senin yüzünden
Bu kırışıklıklar senin yüzünden
Sesimdeki bu çatallaşma senin yüzünden
Bu soğuk, senin güzünden
Ben üşüyorum sana.
Günay
dın.

-Tuğba Karademir (Mavi) / Dağıl-dım

27 Aralık 2012 Perşembe

Olmasaydı Böyle



Şimdi işin aslı şuan burada bunu yazıyor olmamam gerekirdi. 
Daha sabah, seni sevmediğini, unuttuğunu haykıran ben... 
Ya aslında ne biliyor musun, takıntımsın. 

Fotoğrafına bakayım dedim yine. 
Bir buçuk saat ne ara aktı gitti fark etmedim, gözümü doğru dürüst kırpmadım yaşlar kirpiklerime ağır gelmediği müddetçe. 
Arkada bizim şarkılarımızdan biri çalarken, fotoğrafların göğsüme döşenen mayın gibiler. 
Bilmiyorsun. 
Normalde başa çıkabilirim bakışlarınla, ama şarkılar olmasa...
Ah o şarkılar olmasa işte. 
Bazı fotoğraflarına baktığımda kokunu duyuyorum burnumda, biliyor musun? 
Boynunun tadı bir anda dilime değiyor sanki. Sanki değil, olan biten bu aynen işte. 
Vallahi bak. 
Ayda yılda bir ağlıyorum böyle senin için. 
Ağlıyorum dediğim, 3-5 damla yaş, sessiz bir iki hıçkırık yani. 
Ama ağladıktan sonra dehşet bir vicdan azabı çekiyorum. 
Annemi öldürüp sonra pişman olmak gibi... 
Annemin cesedine bakarken kendimden iğrenmek gibi bu. 
Senin için ağladıktan sonra kendimden iğreniyorum. 
"3 farklı bıçakla, 27 farklı yerinden doğramak istiyorum bedenimi. 9 kez üst üste ölmek."
 Ve dirilmemek... 

Ben, senin için ağlamaya başladığımda sanki Tanrı terk ediyor dünyayı. 
Bırakıp gidiyor anneler yeni doğan bebeklerini. 
Sanki babalar kızlarını zincirliyor bodrumlara. 
Sanki dilimde barutlar, sanki dilimde mermiler, sanki dilimde kor gibi bir ateş.. Anlıyor musun?
Anlama, boş ver.

O pencereden o köşeye bakmayalı öyle uzun zaman oldu ki,
Unuttum sokağı
Unuttum gelişlerini
Unuttum o camdan ben el sallamadan işe gitmediğin günleri
Ben unuttum, sen unuttun. O halde bu dumanı tüten neyin ateşi?


Bambaşka hayatlarda, bambaşka hikayelerin içindeyiz.
Ben kendimi unuttum.
Ne çocukluğumdan ne senden kaldı bir iz.
Bu kez, eminim işte.
Dayımla o kız gibi oldu sonumuz. 
Bambaşka insanlara eş diyeceğiz, bambaşka insanlardan olacak çocuğumuz.

Ve yıllar sonra bir gün, aynı mahallede denk gelirsek
Yüreğimiz ağzımızda, koşar adım kayboluruz.


-Tuğba Karademir (Mavi) / Olmasaydı Böyle

Son Mektup




Gel otur şöyle karşıma, sana anlatacaklarım var.

Sen gittin hani, oluyo yarım sene. O ayrılığın öncesi de vardı tabi bir 4 ay kadar. İşte ben, sen ilk gittiğinde kimseyi sevemeyeceğime kanaat getirmiştim. Çünkü ilkimdin, ilkler unutulmazdı. Evet unutulmuyor da, anı olarak kalıyor geride her şey. Neyse, bir adam geldi, çok ısrar etti hayatıma girmek için. Yerine göz dikti sandım, gözlerimi diktim paslı bir iğneyle, o adama bakmamaları için. Sonra gözlerimi öperek açtı o. Geldi, yüreğimdeki kirleri süpürdü yavaş yavaş. Yaralarımı itina ile sardı, parmak uçlarıyla tedavi etti. O parmaklar yüreğime şiirler kazıdı, yaraların yerine. 
Ben ilk zamanlar, üşendim sevmeye işin doğrusu. Yeniden bi insanı tanı, sevdiklerini, sevmediklerini öğren, geçmişini, hayalini anlatsın, hayallerine ortak ol, sonra ailesini tanı, akrabalarını sonra... Hangi yiyeceklerden hoşlanır, hangi müzikleri dinler, ayakkabı numarası kaç, doğum tarihi yahut, bir de yıl dönümü için bir tarih ezberlemek gerek. Hangi kitapları okur, nasıl bir karaktere sahip otur onu da çöz üşenmeden, sonra kalp kırıklarını say, sar... Yarası derinse, iyileştir. Ailesiyle tanış. Yeni bi gelecek tasarla, yeni bir tende... Kızınıza isimler bul. Daha önce yaşadığın senaryoyu tekerrür et, yeniden ağla kavgalarda, telefon konuşmaları olsun uzun uzun, mesaj beklesin tüm gün, merak etsin, kıskansın, karışsın, hastalanınca telaşlan, sesini duyunca heyecanlan falan. Bunları şuan yazmaya bile üşenen ben, düşün ki nasıl üşendim sevmeye onu. Tembelim, hep söylerim zaten. 
Senaryo eskisine çok benziyordu ilk başta. Seninle yıl dönümümüz, artık onunla ikimizin yıl dönümü. Tesadüfe bak. Ki o da sen gibi, babama çok benziyor. Hatta senden daha çok benziyor. Tereyağı sevmiyor, böcekleri sevmiyor, halı saha maçlarına gidiyor ve en önemlisi sevdiği kadına sahip çıkmayı biliyor. Adam gibi yani. Canın yansın diye yazmıyorum, yanlış anlama. Affet hatta. Bunları okuyorsan şayet, hala. Ki sanmam okuduğunu ama benimki vicdan meselesi, bunun adı iç döküntüsü, günah çıkarma bile diyebilirsin. Yazmadan rahat edemeyecektim işte, affet. Canın yanmaz bence, okusan bile. Ama olur da bir ihtimal işte... Bu yazının diğer bir sebebi, dönme diye. Mesela, binlerce şiir de yazsam hala daha sana, okuyup da "Unutamadı, seviyor beni, arasam mı" gibi düşüncelere kapılma diye. Çünkü sen benim ilk kalp ağrımsın, ve şiirler kalp ağrılarının başkentidir. Ben gidip de sevdiğim adama şiir yazarım elbet, ama buram buram huzur kokar. Her gün şen şakrak şiirler yazamam, bünye alışkın değil. Ki melankoliyi severim, bilirsin. 
Bu arada not düşeyim, günün birinde bir kitabım olursa ve bu bir şiir kitabıysa, mutlaka al onu. İlk sayfasında sana bir teşekkür yazısı olacak, söz veriyorum. Büyüdüğümde şair olursam şayet sebebi sensin. Anıların, acıların, gidişlerin falan işte. Şuan hiçbiri umurumda değil ama zamanında dediğim gibi 'bir adama şiir yazarsan, o uğruna şiir yazdığın ilk adamdır şiirlerinin sahibi'. Ben hep sana yazacağım, başkaları başkalarını düşünerek okuyacak. Bu böyle sürer bir ömür, sorun değil. Ben sadece bil istiyorum, başka bir adamı, zamanında seni sevdiğimden çok seviyorum. Bunun mümkün olabileceğini Tanrı vahyetseydi bile inanmazdım ben muhtemelen. Ama oldu. 
Ailesini seviyorum, ailemi seviyor ve en önemlisi ailem de onu seviyor. O yüzden geleceğe dair kaygılarım yok, içim rahat. Ufak tefek endişelerim var tabii; ilk çocuğumuz kız mı olacak, hangi okulda okuyacak falan gibi. Ben üzül diye yazmıyorum bunları ama seninle kurduğum hayalleri başkasıyla yaşayacaksam bu senin suçun. Anlıyorsun değil mi? Mesela hemen hemen aynı döneme denk gelecek askerliğiniz ve ben sana değil ona sayfalar dolusu mektuplar yazacağım, ona atkılar kazaklar öreceğim, onun şafağını sayacağım. Sebebi sensin. Ya da boş ver, sebebi benim. Unutabildim seni. Şimdi "seven unutmazdı" dersin falan, "sen nasıl unuttun" derim ben de, gerek yok. Sonra dersin, "unuttuysan neden yazıyorsun bunu" diye, ben de "unutmak adını sanını unutmak değil ki, adını duyduğunda canın yanmıyorsa unutmuşsun demektir" diye eklerim. Lüzumsuz tartışmalar olur bunlar. Ayrıca suçlu o ya da bu, sonucu değiştirmeyecek ki her kimse günah keçisi. Ben sonu öncekine benzemeyecek olan bir hikayeye başladım. Belki sen de yeni bir hikayenin tam ortasındasın, haberim yok. Açıkçası umurumda da değil. Mutlu ol, gözünü seveyim. En azından 4 senelik bir sevdayı yitirdiğine, bitirdiğine değsin. 
Karşıma çıkmadığın için de teşekkür ederim. Böylesi daha rahat oldu. Çünkü yüzünü gördüğümde midem bulanırdı, üzülürdüm zamanında midemde kelebekler uçuran adamın midemi kaldırmasına. İnsanın inanası gelmiyor değil mi? Hıçkıra hıçkıra omuzlarında ağlayan bendim, gururumu hiçe sayıp gitme diye yalvararak. Ben de inanamamıştım, zamanında ayaklarıma kapanıp hıçkırıklarla ağlayarak yalvaran adamın günü geldiğinde 20 dakikalık bir telefon görüşmesinde "Seni sevmiyorum artık" deyişine. Canımız sağ olsun. Biraz sen, biraz ben eksiktik işte bu ilişkide. Sahip çıkamadık var olan hiçbir şeye. Canımız sağ olsun. İki kez, üst üste. 
Uzattım yine, ben aslında kısaca, "Bu yaza evleniyorum, affet" demek için yazmıştım bu mektubu. Neden affet biliyor musun, zamanında senin gibi ucuz bir adamla evlenmeyi hayal ettiğim için. Ben kendimi affedemedim, bari sen affet...

Tuğba Karademir (Mavi) - Son Mektup 

25 Aralık 2012 Salı

Yaşanmadı Saymak




Bir şeyi yaşanmamış saymak, onu yaşanmamış kılmaz.

-Mavi

Değişen Bir Şey Yok




Bir adam vardı her mısrama ilmek ilmek işlediğim,
Yüreğime nakşettiğim,
Canımı da canımdan arta kalanları da ayaklarına serdiğim.

O da severdi beni, hakkını yememek gerek elbet.
Severdik birbirimizi işte.
Ama hikaye bu ya, hep daha az sever biri diğerine göre.
Az seven olmayı dilerdim, bu hikayeyi duysaydım Tanrı'dan yıllar önce.
Az seven, az üzülürmüş çünkü.
Az seven, çok gidermiş.
Az seven, en az ağlayanmış. Hatta ağlamayanmış.
Az seven, çabuk alışırmış bir başkasıyla yeni bir hayata.
Az seven, çok üzermiş meğer.
Ben az seven taraf olmayı dilerdim.
Belki de bir başkasının hikayesinde hiç sevmeyendim, sevemeyendim.
Bilmiyorum.
Ben mısralarıma yıllarca ev sahipliği yapan adamı çok sevdim, bir bunu besmele gibi ezbere biliyorum.
Hatta Kur'anı hıfzettiğim gibi.
Ben onu çok sevdiğimi, "Peygamberin kim?" sorusunun yanıtını bildiğim kadar iyi biliyorum.
"Onu unuttun mu?" sorusuna tıpkı "Rabbin kimdir?" sorusuna vereceğim yanıt gibi, kekelemeden veririm.
Unutulmuyor çünkü.
Başkasını da konuk etsen mısralarına, o mısraların sahibi gelip en basit bir anıyla beynini dağıtıyor.
Duymuyorlar duvarlara sıçrayan kanın ılık sesini.

Kayıtlı olmayan bir numaradan gelen "Biriciğim, seni çok seviyorum. Bunu hiç unutma..." diye bir mesaj, tıpkı 5. kattan üstünüze düşen bir piyano kadar acıtıyor canınızı.
Bir bayram sabahı, annenizin ölüm haberiyle karşılaşmak gibi bu.
Tertemiz giysilerinizi annenizin kanına bulamak gibi.
Ardından o mesajın ona ait olmadığını fark etmekse, bambaşka bir his.
Benzetmek gerekirse durum şöyle;
Siz hiç şakaklarınızdan vuruldunuz mu?
Akan kanın sıcaklığını teninizde hissederken, içinizde bir uyuşuklukla birlikte garip bir sızı hissettiniz mi parmak uçlarınıza dek?
Siz hiç öldünüz mü?

O adamı unuttuğuma eminken rüyalarıma baskın yapıyor.
Haneye tecavüz bu Tanrım.
Umutlarımın kapılarını yıkıyor, talan ediyor ortalığı.
Bu böyle olmamalı.
Sağ eldivenimin içerisinde, çok üşüdüğümde bakabileyim diye hala onun fotoğrafını saklıyorsam
Bu aşk değildir ki.
Bu bambaşka bir alışkanlık.
Bambaşka bir ayrılık.
Aslında asıl kelime karşılığı; muhtaçlık.
Sen kimseye muhtaç olmadın ki Tanrım. Anlamıyorsun bu yüzden.
Ve bir kulun bir kula muhtaç olması ne utanç verici.
Halbuki sen yeterdin Tanrım.
4 sene öncesine kadar bu böyleydi.
Şimdi senin yarattığına yenik düşmek, boynumu eğiyor senin huzurunda.
Boynumu yeniden yerinden koparsalar da
Onu bana hatırlatmasalar.

-Şiirlerime dökülen sirke gibi adı,
Ona adanan her şiirin bu yüzden çok acı tadı.-
Çok kez vurdu göğsümden, hiç acımadı.
Ama bu yokluk, bu eksiklik, bu gidiş...
Yarattığın o kul, gelmiş geçmiş mahlukların en acımasızıydı.
Acıma sızmalıydı birkaç merhem.
Yeni bir adamın kokusu olabilirdi bu, yahut saçlarının avuçlarıma sinen tadı.
Olmadı.
Yaram hala sıcak,
Ben hala ölebiliyorum onun için
Ve hala onsuz bir hayat, yarım yamalak.
Yıllar geçse de, ben bu kalemi elime aldığımda hep böyle olacağım işte:
Tepetaklak Tanrım, tepetaklak.

-Tuğba Karademir (Mavi) / Değişen Bir Şey Yok

19 Aralık 2012 Çarşamba

Tanrı'nın Değişmez Yasası




Bir ilişkide ihanet edip karşındakinin masum olduğunu sanıyorsan yanılıyorsun. O da sana ihanet ediyordur. Sadece, o da en az senin kadar iyi oyuncudur ve ruhun duymuyordur.
 İhanete maruz bırakırsan, maruz kalırsın. Tanrı’nın değişmez yasası.

-Tuğba Karademir (mavi)

Hatırlatıyor




Bazı insanlar bazı kokuları, bazı kokular bazı insanları hatırlatıyor.
-Tuğba Karademir (mavi

Bıkmıyorum



Normal bir erkek futboldan nasıl ki bıkmıyorsa, ben de sesini duymaktan o denli bıkmıyorum. Anlatabildim mi?

-Tuğba Karademir (mavi)

Benim mi?





Ne zaman büyüdüm ben Tanrım?

Bu koca eller, bu koca bacaklar, bu uzun saçlar, bu koca parmaklar, 
bu küçücük kalp benim mi?


-Tuğba Karademir (mavi) 

Cennetin Diğer Adı




Evlilik; doğru insanla gerçekleştirildiğinde, cennetin diğer adıdır.
Ve ben doğru adamı bulduğuma adım gibi eminim.


-Tuğba Karademir (Mavi) 

Bi Çay Daha?



Bazen kilolarca meyvenin içinde bir çürük çilek leziz 

gelir.

Diyorum ki çayın soğudu.


Farz et ki ben seni terk ettim.

Farz et ki Azraille meslek takas ettik.


Farz et ki seni unuttum.


Farz et ki adamlar doğurdu.


Ve diyorum ki, bi çay daha?


- Tuğba Karademir (mavi)

9 Aralık 2012 Pazar

Melekler Ağlıyor




Çığlık çığlığa bir cinayetin ardından soğuk kana bulanan bir sabah daha.
Kim bilir kaç kadının koynunda uyandın 6 ay boyunca.
Sen kim bilir kaç sevişmelere 'seviyorum'lar giydirdin.
Kaç kadın için kaç paket sigara bitirdin...

Gittiğini gördüm, bir kez daha dün gece.
Gelmeden gidebilen tek adamsın, seni tebrik ediyorum sadece.
Yazımı, baharımı, kışımı çalıp bana bir tek sonbahar bıraktın yine.
Ve ben yağmurları hiç sevemedim, bilirsin işte.
Meleklerin gözyaşıdır yağmurlar, dedi annem.
İnandım.
Ben zaten hep anneme inanırım.
Annem senin hakkında da yanılmadı, bir tek söz konusu senken o kadına inanmadım.
Keşkelerim gözlerime batıyor bu kez.
Gözlerim sızlıyor, biraz kan sızıyor üstelik.
Görmesinler, kapatın perdeleri!
Dışarıda yağmur
Dışarıda öfkeler
Dışarıda terk edilmiş bebekler
Ve dışarıda bir kadın, esmer bir adamı bekler.
Adam gelmez, hikaye bu ya!
Gelmez ama bir daha gider.
Kadın alışmıştır, ağlayamaz da yine acır elbet.
Sol göğsünün altından bir şeyler kayar.

Bu his berbat.
"Sanki mutlu sonla biteceğine adım gibi emin olduğun bir filmin finalinde, baş roldeki kadının ölen annesiyle beyaz perdeden tüm salona bakakalması gibi."
Anlamazlar tabii.
Her neyse.

Kokusu kulaklarıma mıhlanmış bir adam vardı.
Gözleri cennetti, gözleri yakut, zümrüt, elmas hatta gözleri sevap...
Tenini ezberlemişti burnum, terine aşıktım bilmiyordu.
Sonra gitti işte.
Sonrası bu.
Sonrası yok.
Her film mutlu bitmez, sahiden bak.
Şakaklarında zonklayan bir ağrı bırakır bazı filmler.
Gözlerin kızarır,
Dudaklarında tuzlu bir tat...
"Böyle bitmeseydi keşke." diye çıkarsın salondan ya işte,
Öyle bir şeydi onun gidişi de.
Sanki salondaki görevli tutacak kolundan, diyecek ki "Hanımefendi film daha bitmedi."
Koşacaksın koltuğuna, mutlu bir son bekleyeceksin...
İmkansız bir umut işte.
Beliriyor insanın içinde.

Sanki kardeşimi öldürmüşler, sanki uyanacak şimdi kollarımın arasında.
Sanki annem korkacak duysa...

Ne yazıyorum ben, ne saçmalıyorum vallahi bilmiyorum.
Bazen parmaklarımın esiri oluyorum, anlamıyorsunuz.

Korkunç bir gecenin ardından saçlarımı örüyorum...
Yastığıma sarıldım.
Yetim bir çocuk gibi ölüyorum.
Annem zaten yaralı yanıbaşımda.
Bu oda savaş, bu oda feryat figan.
Bu oda bomba, bu oda Filistin.
Ben bu odada ne savaşlar kazandım da, bu kez tükendim.
Bu kez savunmasızım, bu kez güçsüz...
Bu kez ölüyorum, cesetler yağıyor başımdan aşağı.
Babam duymuyor.
Babam zaten yok benim, bir yaz günü öldü.
İsyanım yok yalnız, diyorum ki "Tanrı böyle uygun gördü."
Seyrediyorum kan revan olan meydan muharebesini.
Saçlarımda sigaralar birikti.
Sorun değil, saçlarım bu sabah tam bir pislikti zaten.

Suratıma çarpan bir yağmur damlası var, tam şimdi.
Tek dileğim, ölürken bu gözyaşının sahibini görmekti.
Melekler bile ağlıyor Tanrı'nın kararlarına.
Ben diyorum ki hala "Tanrı böyle uygun gördü, böyle olması gerekti."
Melekler ağlıyordu halime, acıyordu kimsesizliğime.
Ve tüm bunlardan o adamın haberi yoktu.
Yoktu muhtemelen, çünkü dönmüyordu.
Duysa gelirdi elbet.
Sonuçta öldürdüğü kadın yeniden ölüyordu.
Zevkle izlerdi gelip.
Hatta bir sigara yakardı kanlı suratıma bakarken.
O sigara içmez ama o ana has iyi giderdi bir keyif sigarası.

Şimdi bir kez daha onu satırlarıma konuk etmenin pişmanlığıyla ve yaşattığı şu namüsait sancıyla bitiremediğim bir şiirin sonuna geldim.
Kalemim küfrediyor bana, parmaklarım ağlıyor anne.
Duyuyor musun?
Sırılsıklam oldu avuçlarım.
Duyuyor musun bak, çok ıslak...
Anne öp avuçlarımdan, bu geceden sonra bizim için güneş doğmayacak.


Tuğba Karademir (Mavi) / Melekler Ağlıyor

3 Aralık 2012 Pazartesi

Şiirimsin



Sen benim şiirimsin, bugüne kadar yazmadığım…
Bugün gelen ilhamımsın.
Sen benim en temiz vicdan azabımsın.

Tuğba Karademir (Mavi)

Yasak Elma




Sen benim yasak elmamsın. Ve bir elmaya aşık olan ilk havvayım ben, tanrı beni kendi cennetine koysa da günüm birinde, asla benim cennetime yaklaştırmayacak.
Gözlerim doldu, kızma ama. Tıpkı çocukken sokağa çıkıp arkadaşlarımla oynamak istediğimde annem izin vermediği zaman hissettiğim duyguları hissediyorum. Burnumun sızlayışı.. Kıskançlık. Özgür olmadığım düşüncesi..
Sokağa çıkamasam da bahçeye çıkardım. Önümüzde koca bir duvar vardı aşamadığım.. ama sokak da bahçede aynı göğe bakıyordu.
Şuan düşünüyorum da, Tanrı bile hayrandır gözlerine bence. Yarattığı nura şaşırıyordur mutlaka. Durup durup bakıyorum fotoğrafına. Bilmiyorum, olağanüstü bi kent sanki gözlerin. Cennet bahçesi sanki, yeşilliklerin en koyu olduğu kısmı…
Bazen huzur, yanlış yerde, yanlış insanların koynuna doğuyor. Hep biliyordum ama bu umurumda değildi. Ama benim huzurum başkasının koynunda olunca ağır oldu. Sanki Tanrı mideme ağır bir aparkat geçirdi.  
Omzunda hayal et başımı. Hatta saçlarımın uçlarının yüzüne çarptığını.. Kokumun kokuna karıştığını.. Belki daha önce defalarca kez başkalarıyla yaşadığın bu sahneyi bir kez olsun benimle yaşadığını hayal et. Bana uyu. Bana uyan. Beni sev… isterdim. Ama mümkün değil bu, biliyorum. Sus.
Sen benim şiirimsin, bugüne kadar yazmadığım… Bugün gelen ilhamımsın.
Sen benim en temiz vicdan azabımsın.
Sürekli adını fısıldıyor solumdaki melek kulağıma.
En temiz günahsın sen.
Bir ömür seni yazabilirim. Sözcükler yoluna kurban edilmek için yaratılmış sanki. Kitaplar dolusu yazmak istiyorum seni.. Parmaklarım kanayana dek.
Yaratıldığına sevindiğim tek insansın, sen… iyi ki varsın.

Tuğba Karademir (Mavi) 

Unut Gitsin




Keşke yıllar önce gelseydin ve ömrüne dökseydin beni. Yıkanmayacak bi leke olsaydım ömründe. En temiz leke. Ölene kadar yanında taşısaydın beni sadakatle.
Senden gelen her mesaj vahiy gibi. Benzersiz.
Bilmiyorum. Ama her şey için geç gibi… Geç kalınmış bi geleceksin sen. 
Var ya senin annen bu berbat dünyaya bir cennet doğurmuş. Bana hayatımı bahşeden kadın o. Mübarek bir kadın. Elleri öpülesi.. 
İşin kötüsü ne biliyor musun, bi gün annenin ellerinden öpüp “Bana hayatımı bağışladığın için sana minnettarım.” diyemeyeceğim ben. 
Annene söyle, hayatımı birileri benden çalmış ben haberim yokken. Geç kaldığım için özür dilerim…
Yanında olsaydım gözlerimi gözlerinden ayırmadan sabaha dek dinlerdim şarkı söyleyişini, şiir okuyuşunu, sesinin kulaklarımı öpmesine müsaade ederdim. Burnum boynunda uyuyabilirdim belki. Bizim boyutumuzu hayata geçirirdik. Hayallerle gerçekler hemdem olurdu.
Rüyalara gerek kalmazdı, uyumaya da hatta. Ama uyumak bile senin yanında olduğunda farklı bi lezzet kazanırdı. Sen bu dünyadaki cennetim olurdun. Tanrının alnıma yazdığı en güzel şiirsin derdim, alnın alnıma değdiği an…
Sabah güneş dünyaya dokunduğunda, bu boyuttan çıkmaya gerek duymazdık mesela. 
Yanlış insanlarla yanlış bir dünyadayız halbuki. Belki umut olurduk birbirimize, ilaç olurduk, kahkaha olurduk, düş olurduk düşerdik yüreğimize. Yağmurları bile severdim günün birinde, seninle ıslansaydım şayet.
Yanında olsaydım dünyayı kıskanırdı cennet.
Seni yaşamak isterdim biliyor musun? Çünkü  sen yaşanabilecek en güzel ömürsün. Gelmiş geçmiş en güzel hayat, kurulabilen en güzel hayalsin. Vazgeçilen en zor alışkanlık, en tatlı yasaksın. En koyu, en huzur dolu yeşilsin. En güzel sessin sen… Cesurca konuştuğum tek erkeksin.
Neyse, ben böyle kaptırdım kendimi her zamanki gibi. En iyisi sen bu yazdıklarımı unut gitsin.

Tuğba Karademir (Mavi)

Cennet Süvarileri




Gözlerin cennetin süvarileri, bilmiyorsun sen. 
Gözlerin Su’r senin, her bakışında kalbimde farklı kıyametler koparan.
İmana sebepti, ahıret habercisiydi gözlerin.
Efsun gibi bu. Yaratılmış en mucizevi efsun.. Ve tanrı bunu senin gözlerinin ardına gizlemiş, bugün fark ettim bunu ben.
O bir çift yeşil dünya, cennet bahçelerinin minyatürü gibi. Sevap gibi üstelik.
Ki gözlerine bakmak yeryüzünde yaratılmış en büyük günah olsa dahi cehenneme koşarak girebilirim.
O gözler kainatın şifresi sanki.
Ve sanırım bugüne dek karşılaştığım en kesici alet senin gözlerin.

Tuğba Karademir (mavi) 

Senden gelen her mesaj vahiy gibi. Benzersiz.

-Mavi


2 Aralık 2012 Pazar

...




Omuzlarında ağlayan son kadın olabilmeyi isterdim.
Bu, son peygamber olmak kadar kutsal olurdu benim için.

-Tuğba Karademir (Mavi)